4. BÖLÜMÜN DEVAMI
...Çok geçmeden, sağ taraftaki sokağın başından bir ses koptu; bu ses başka bir çeşitti; ilkbaharda yıkılan kayaların sesi gibiydi ve gittikçe de yaklaşıyordu. Ses yaklaştığında görüldü ki; Adamın biri huniye benzeyen bir aleti ağzına almış, etrafında da epey çocuk ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Şiyar, meraktan patladı patlayacaktı; Babası ile Aşmi’nin konuşmasını hiçe sayarak, hemen araya girip sordu:
“Yenge, yenge! Sanki sokakta kavga var!”
Aşmi, memleket havadislerini kesmek istemediğinden, onu başından savarcasına:
“Yok yok! Sen bakma onların gürültüsüne!”
Şiyar’da, Zaza inadı vardı. Tövbe ki altta kaldı! Aşmi, eşek arısı yuvasını sopa ile deştiğinin farkında değildi! Daha da sıkı yürüdü üstüne:
“Bu çerçi mi abla?”
“Değilll.”
“ O halde tellal.”
“Evettt, evettt Şiyarrr!”
“Çocuklar neden onun peşinden dolanıyor?”
Sorular, otomatiğe bağlanmış silahın ağzından çıkan mermiler gibi gelmeye başlayınca, Aşmi geri çekilip olayı açıklamak zorunda kaldı:
“Bizim memleketlilerin gittiği kahvenin yanında, yazlık bir sinema var. Bu gün de hava güzel, onlar da bunu fırsat bilim akşam film oynatacaklar; o da mahalleliyi haberdar ediyor; mahallenin çocukları da onunla dalga geçiyor.”
“Film nedir?”
“İnsan gölgesi gibi bir şeydir…”
Şiyar, neredeyse bir haftadır Adırlardaydı; babası:”Ben Köyser’e gidiyorum.” deyip kalkıp gitmış ve hala geri gelmişti! Günlerden pazardı ve Adır o gün işe gitmemişti. Sabah erken uyanan Şiyar, uyumakta olan Aşmi ve Adır’a çaktırmadan dış kapıyı açıp sokağa çıktı. Sokakta birkaç çocuk daha vardı; maç yapacaklardı; ama, bir kişi eksik kalıyordu. Bunun farkına varan Şiyar hemen yanlarına koşup: “Ben de oynarım” dedi. Onlardan biri dedi ki: “Tek kale, golü atan kaleye geçer.” Bu çocuk; kısa boylu, zayıf ve yaşça da diğerlerinden küçüktü; belli ki topun sahibiydi; oyunu da o, başlattı.
Oyun güzel gidiyordu; çocukların bağrışmaları sokağı inletiyordu ki bu sese ilk isyan eden Adır oldu; çizgili pijamaları ile kalkıp camı açtığında, Şiyar’ı da aralarında görünce, sesini çıkarmadı; fakat, çocuklar onu her gördüklerinde, ondan dayak ve küfür yiyorlardı, bundan dolayı, “öğrenilmiş çaresizlik” gibi her biri bir yana kaçtı…
O gün hava çok güzeldi; sonbahar güneşi, şehrin üzerinde altı aylık bebek gibi gülüyordu. Şiyar ile Aşmi bir olup, Adır’ın kahveye gitmesine engel oldular; onu da gezmeye ikna ettiler.
Gedikpaşa’nın dik yokuşunu tırmanıp Beyazıt’a çıktılar. Pazar günü olduğundan buraları sessiz ve sedasızdı; zaten onlarda orada fazla vakitlerini geçirmeyip, Sultan Ahmet’e doğru gittiler. Orada yapraklarını dökmeyen birkaç tane ağaç vardı; Şiyar, onlara ve minarelere öyle hayran hayran bakıyordu ki çevresindeki turistleri bile gözünden kaçırıyordu. Turistler baktılar ki Şiyar yürekten bakıyor, onun da resimlerini çektiler…
Şiyarlar, tavladan birkaç tane simit satın alıp, yiye yiye Gülhane Parkı’na doğru gittiler. Burada epey millet vardı; öyle ki, hani toprak atsan yere düşmeyecek gibiydi. Her ağacın altına bir aile konmuş ve hepsi de güneşin tadını çıkarıyordu. Sonbahardı; yine de adamların üstünde tek beyaz atlet, bir elleri ile ateş sönmesin diye kartonu sallıyorlar, diğer elleriyle de et şişlerini çeviriyorlardı. Bazı küçücük yollarda ise kızlar ile erkekler iç içe yakan top, bazı yerler de voleybol, bazı yerlerde de ip atlıyorlardı…
Adır ile Aşmi baktılar ki ortalık çok kalabalık, Şiyar’ı aralarına alıp ellerinden tutarak hep beraber hayvanların olduğu bölüme geçtiler. Onlar, hemen hemen tüm hayvanlara baktılar. Şiyar’ın canı bu kısımda çok sıkılmıştı, ondan dolayı kızarak söyledi:
“Yav! Adır amca köy zaten hayvan dolu; biz niçin bunlara bakıyoruz?”
“Bunlar başka çeşit oğlum!”
“Bu çeşit meşit nedir? Hayvan hayvandır! Hem öğretmenimizin dediğine göre İstanbul şehrinde çok güzel yerleri varmış!”
“Oralar zenginlerin yeri!”
“Fakirlere yasak mı?”
“Yasak değil; ama, oralarda her şey çok pahalı.”
“Hımm!”
Akşam, üst başlarına kalın elbiseler alıp doğruca yazlık sinemaya gittiler. Aldıkları biletlerin yarısını kapıdaki görevli, diğer yarısını da elinde el feneri olan başka bir görevli alıp onlara oturacakları yerleri gösterdi. Oturma yerleri, eski tahta sandalyelerin yan yana sıralanması ile oluşturulmuştu. Seyirciler bir taraftan beyaz perdeyi seyrediyorlardı, diğer taraftan da ayçiçeği çıtlatıyorlardı. Başlangıçta, beyaz perdenin kendisine doğru gelmesinden korkan Şiyar sıkı sıkı Adır’a sarılıp duruyordu; ama, çok geçmeden o da filminin rüzgârına kapılıp uzak diyarlara gitti…
Şiyar’ın günü; keyifli, dolu ve güzel geçmişti; ondan dolayı yatağa girer girmez uyuya kaldı. İstanbul şehrine geldiğinden beri, memelektini her gece rüyalarında görürdü ve rüyaları hepsi Zazaca’ydı; fakat, o gece hiç rüya görmedi!
Ahşap binanın dış cephesine vuran yağmur sesleri ile üstünde yattığı minderin hemen yanı başında kahvaltı eden babasının inatla çayı karıştırmasının çıkardığı gürültüyle uyandı. Lavaboya gidip ellerini ve yüzünü yıkadıktan sonra havlu ile kurutacaktı ki şaşkın bir ses tonu ile Aşimi’ye seslendi:
“Aşmi yenge! Aşmi yenge!“
“Efendim Kurban! Yoksa fare mi gördün? Sakın korkma e, mi?”
“Yok yok yenge, fare değil. Ya! Bu bizim havlumuz değil mi?”
“Yok yok Şiyar, o sizin havlunuz değil.”
“Ama rengi de etrafındaki dantel de bizim ki gibi!”
“Bu modeli Hazal yenge çıkarmış; ondan birbirlerine benziyorlar.”
Kahvaltıdan sonra Aşmi ile vedalaşıp evin aşığa kısmında bulunan caddeye -Ondan minibüsler gelip geçerdi.- indiler. Gelen bej renkli bir minibüse binip önce Topkapı’ya sonra oradan da başka bir minibüse binip Çağlayan’a gittiler; son bindikleri minibüs yeşil ot rengindeydi…
Köyser’in minibüsünü bekledikleri yer; bir okulun önüydü, okulun bahçesinin etrafı taş duvarlar ile örülmüş, duvarın üstüne de kimse dışarıdan içeri girmesin diye demir parmaklıklar dikilmişti. Onlarla birkaç tane yolcu daha okul duvarının önünde yaklaşık yarım saat bekledikten sonra, eski püskü bir minibüs görülür görülmez, yolcular içinde hareketlenmeler ile karışıklık çıktı ve hepsi de birden minibüse akın etti; şoför kapının kırılacağından korktuğu için birden can çekişircesine bağırdı: “Hopp millet! Bu ne böyle? Hayvan gibi biniyorsunuz! Hadi çabuk sıraya geçin! Tepemi attırmayın yoksa ben de oraya yolcu taşımam! Zaten orada olaysız saat yok! Siz de bela olmayın!...”
Zor bela minibüse binmişlerdi. Şoför dakikada bir: “Haydi millet, ücretler bozuk olsun ve elden ele uzatın” deyip duruyordu. Şoförün arkasında ki koltuk üç kişilikti ve görüldüğü kadarıyla oturanlardan biri yabancı diğer ikisi birbirlerini tanıyorlardı. Bu ikisi minibüs ücreti için tartışıyorlardı; deyyuslar birbirlerine erkeklik taslıyordu. Biri:”Parayı ben vereceğim.” diğeri: “Yok ben vereceğim.” diyordu. Şoför baktı ki kendi kendilerine akıllanmayacaklar, arabayı sağa çekip dedi ki: “Köyün de anne ve babasına yaramayan çıkmış, İstanbul’a gelmiş. Ulan çakallar! Yol parasını hanginiz veriyorsa versin, bunun için köpek yavruları gibi birbirinize didişmeniz niye? İnin lan aşağı deyyuslar!” Bu şoför artist gibiydi. Adamlar, “Ben ödeyeceğim.” için birbirlerinin ellerini ve kollarını tutmuşlardı, hatta diğer yolcular da bu durumdan rahatsız olmuştu; fakat, adamlar kavga etmemişlerdi. İki yolcu da neye uğradığını şaşırmış bir halde minibüsten indi.
Neredeyse Kâğıthane’ye varmışlardı; ama şoför hala: “Evet beyler pamuk eller cebe” diye seslenmeye devam ediyordu. Bu tekrar o kadar sürdü ki, Cemil gibi sabır taşı biri dahi buna dayanamayıp biraz da yiğit varı bir ses tonu ile:
“Kardeşim herkes ücretini verdi. Neden dakikada bir bağırıyorsun?”
Şoför zaten kavga arıyordu ve oda kapıya gelmiş o bu fırsatı kaçırır mıydı hiç? Cemi’le cevap verdi; ama, bu cevaptan çok meydan okumaydı:
“Sen sus pis köylü! Ben aynadan bakıyorum; kapının arkasında ayakta duranlardan biri ücretini göndermedi. Hem sen onu da geç, ben senin yorganından da hiç söz etmedim!”
Bu meydan okumadan sonra; Cemil, Şiyar’a dönüp ona dedi ki: “Genç yakışıklı! Allah u Teâlâ’dan dilerim ki, aşk ve kavgayı kimsenin kapsına koymasın! Yine de bırakırsa: Eğer kavga ise, kişi kalkıp yiğitçe dövüşmeli; eğer sevda ise, üstüne titremeli!”
Cemil öfke ile yorgana bir tekme vurup köy usulü şoföre bağırdı:”Şoförcük şoförcük! Pezevengin pezevengi! Haydi şu ananın ……nı durdur da aşağı in ya ben senin ananın …….. ının etrafını diken bitkisi ile çevireceğim ya sen benim anamın...”
Şoför arabayı durdurur durdurmaz, aşağıda köpekler gibi birbirlerine atıldılar. Küfür ve yumruklar havada uçuşuyordu. Şoför demir almak istedi; ama, Cemil ona engel oldu. Neyse birbirlerine daha çok zarar vermeden, millet araya girip ayırdı; fakat, kısa bir süre sonra iki minibüs daha durdu ve şoförleri demirleri alıp geldiler. Millet geri çekildi. Cemil baktı ki darlık zamanı; belinden kör yılan gibi parlayan on dörtlüyü çıkarıp mermiyi ağzına sürdükten sonra Şiyar’a uzatıp:”Sen hapis yatmazsın al şunu tek adım atanı alnının ortasından vur!” dedi.
On dörtlüyü gören şoförlerin her biri bir yöne kaçtı. Onlarda eşyalarını minibüsten alıp, hükümet gelmeden oradan uzaklaştılar. Kâğıthane’den öteye yol yokuştu ve onların eşyaları da ağırdı; onun için sessiz sedasız Köyser’in tepesine çıktılar. Buradan öteye daha da şehir yoktu ve göz alabildiğince ıssız yabandı.
Daha Derglerin evine yetişmeden, sokakta eşi Şilan ile karşılaştılar. Şilan; orta boylu, saç açık, siyah saçlı, esmer ve güzel yürekli biriydi. Şiyar’ı kucaklayıp yanaklarından öptükten sonra bir kısım eşyayı onların elinden alıp, birlikte eve gidiyorlardı; baktı ki ikisi de ter içinde kalmış, dayanamayarak sordu: “Hayırdır? Ne oldu size böyle ter içinde kalmışsınız? Yoksa yine o soyka minibüsler buraya gelmiyorlar mı?” Cemil yorulmuştu ve çokta uzatmak istemedi, ondan: “ Hiç bacım hiç, biz biraz hava alalım diye yayan geldik.”
Kalacakları ev tek katlı, bahçesi briketle çevrili, bahçesinde birkaç tane yabani kavak ağacı bulunan küçük; ama şirin bir evdi. Evin karşısında da; epey boş arazi, içlerinde de birkaç tane inek ile bir sürü köpek, onlardan ötede de askeri bölge vardı; boş alan, sonbahar olmasına rağmen hala yeşil ot doluydu ve askeri bölge de tel örgülerle çevrilmişti. Evin önünden geçen yol şehrin sınırı gibiydi ve bir uçtan diğer uca kadar uzanıyordu. Yolun sol tarafında evler iç içe ve baştan savma yapılmıştı; yolun sağ tarafı hala bomboştu ve sanki: “Şehir burada bitti.” diyordu.
Akşama doğru Şilan’ın eşi Derg’ de geldi. Derg, eve yakın olan ilkokulda temizlik işlerini yapıyordu. İşi sürekliydi ve hükümet ücretini her ay düzenli olarak ödüyordu. Şiyar’ı görür görmez tuttuğu gibi havaya kaldırdı; elleri ile omuzlarının üstünde birkaç tur attırdıktan sonra yanaklarından öperek aşağı indirdi. Uzun boylu, dinç ve güçlü bir adamdı. Şiyar, çok beklemeden sordu:
“Amca senin adını neden Derg koymuşlar?”
“Dediklerine göre, dedem; uzun boylu, dinç ve güçlü biriymiş. Hayvanlarını her zaman dağın en yüksek yerine otlatmaya götürürmüş, gerçek adı Seyit’miş; ama, halk ona “Derg” demiş; ben doğunca da onun adını koymuşlar.”
Babası ile Derg, Hıdırlara gitmiş, Şilan akşam yemeğini yapıyordu; içeri de canı sıkılıyordu, bu onun için büyük bir fırsattı; bahçenin küçük demir kapısını sessizce açıp dışarı çıktı. Boş arazide, yaşlı bir adam; soğuktan elleri kararmış, yine de elleri ile tuttuğu ince bir ot parçasını sağa sola savurup hayvanlarını otlaktan eve doğru sürüyordu. Hayvanlar yaklaştığında, Şiyar daha çok merak etti; inekler, iri yapılı ve memeleri sütten şişmiş, aralarında ki koyunlar ise kırpılmış, kuyrukları geniş ve yağlı değil, inceydi. Göz göze geldiklerinde, Şiyar kendisine sordu: “Amca, koyunların neden ince kuyruklu? İnekleri öğlene doğru sağmadınız mı?” diye sordu; fakat, yaşlı adam onun dilinden anlamadı; yüzüne tebessüm edip yoluna devam etti. Şiyar, hayvanları görünce; bir an kendisini köyde sanmış, ondan dolayı da Zazaca konuşmuştu.
Hava kararmıştı; biraz da soğuk rüzgârın yüzünden, bahçe kapısını açtı; hiçbir şey ile oyalanmadan direk içeri geçti. Şilan yemekleri pişirmiş, büyük odanın ortasına masa çekmişti; yemeyi orada servis yapacaktı. Şiyar’ı gördüğü anda seslendi:
“Şiyar! Bana az yardım edebilir misin?”
“Sen yeter ki iste yenge!”
“Bahçedeki tüm sandalyeleri getirip masanın çevresine koy, sonra da git Derg amcanlara yemeğin piştiğini söyle.”
“Güzel söylüyorsun da, ben nereye gideceğimi bilmiyorum ki?
“Bahçe kapısından çık, sağdaki ikinci kapı.”
“Olur; yengeciğim olur.”
Akşam yemeğinde; az etli patates, pirinç pilavı, yanında da kuru soğan vardı. Yemek masası kalabalıktı; Ali, Hıdır ve eşleri Cemile ile Bese de gelmişti. Şiyar, yer sofrasında yemek yemeye alışmıştı; az zorluk çekti; ama, karnını doyura bildi.
Cemile; orta boylu, kara kuru biriydi; Bese, daha uzun boylu ve güzeldi. Hepsi de Şiyar’ın kıymetini biliyordu; bu kadir kıymet yüzünden, çoktandır sormayı düşündüğü soruları vardı; onları sorabilecekti.
Ali ile Cemile onların dilini konuşuyorlardı; ama, bazı harfleri yoktu; bu yüzden de Şiyar onlara takılıyordu; Ali’ye bakarak:
“Ali amca! Siz neden: “meso meso” dersiniz?”
“Şe harfi bizim yöreden firar etmiş, ondan!”
“Bence, sizin diliniz uyduruk!”
“Git işine komik çocuk!”
“Amca; senin üzerine yemin ederim ki, sizin diliniz uyduruk; bak bizim dilimiz ile ben şiir de yazdım!”
“Atmıyorsan oku bize.”
“Ne atması? Al size okuyayım!”
Bu konuşmalardan sonra oda da bulunanlar gülmekten patladı; hele Derg, dakikada bir: “Amca senin üzerine hahah! Yav Cemil, senin bu oğlun ne matrakmış!” diyordu. Biraz da Cemil’e gaz verince şiirini okudu:
“Göğün altında, yerin üstünde;
Başkasını seven, soytarı olsun.
Gecenin karanlığında, günün aydınlığında;
Başkasına bakan, soytarı olsun.
Büyük şehirde, küçük şehirde;
Senden daha iyisini arayan, soytarı olsun.
Bu dünyada, diğer dünyada;
Seni unutan, soytarı olsun.”
Şiir herkesin çok hoşuna gitmişti ki uzun uzun alkışladılar; fakat, hepsi de sordu: “Sen bu şiiri kime yazdın?” Hem nerden bileceklerdi ki bu şiir, Zeynık ile Şiyar’ın aşk sözleşmesidir?
Mutfaktan Şilan’ın sesi gelince, Cemile ve Bese de kalkıp gittiler. Az sonra; Bese elinde çaydanlık, Cemile bardak tepsisi, Şilan da elinde birkaç tane bisküvi tabağı ile döndüler.
Çay ve bisküvi keyfinin yanında, koyu da sohbet vardı; derin mevzuları konuşuyorlardı. Şiyar fırsatı kaçırmadı:
“Hıdır amca, KKK ne demek?”
“Doğrusu biz o adı, ne severiz ne de söyleriz; ama, devlet bizi ve buraları kötü göstermek için o adı söyler. İstersen anlamını da hiç söylemeyeyim!”
“Hayranın olayım ki söyleyesin!”
“KKK’ nin okunuşu ke ke ke’ dir; ama, devlet bunu Ka ka ka şeklinde söyler ve bu söylemle de bizi halka kötülüyor. Anlamı da; Kürt, Kızılbaş ve Komünisttir. Anadolu’dan göçüp gelen; yoksul Karadenizliler, Aleviler ve Kürtler bu mahallede oturuyorlar; biz buraya Köyser diyoruz. Buraya geldiğimiz zaman, buralar sessiz ve sedasız, dağ başı gibiydi; biz de bu dağ başına, Köyser dedik.”
“Güzel söyledin; ama, siz neden bu dağ başına geldiniz ki? Öğretmenimizin söylediğine göre; dünya da ortasından deniz geçen tek şehir İstanbul’muş!”
“Şehrin içinde iş yerleri, güzel yerlerinde de oturmak için küks evler yapmışlar; yani kapitalist düzen proletaryayı şehrin kenarlarına atmış!”
“Devrimciler kim? Sadece okuyanlar mı decrimci olur?”
“Dünyanın kurtuluşu için savaşan kimselere devrimci denir. Çoğu okumuş; ama, okula gitmeyenler de devrimci olabilir.”
“Dünyayı kim almış ki kurtarıyorlar?”
“Dünyayı; kapitalistler, ağalar, faşistler, sağcılar ve zenginler aralarında bölüşmüşler. Devrimciler de dünyanın kurtuluşu için savaşıyorlar.”
“Onlar dünyayı sevmiyorlar mı?”
“Onlar, dünyayı kendileri için seviyorlar?”
Hıdır, okudukları kitaplardan birkaç tane Marksist kelime öğrenmişti; bu öğrenmeden dolayı da her şeye karşı çıkıyor ve tüm bunları sadece üç yüz kelime ile yapıyordu; bu delilik yetmemişti! Karşı çıkmak işiymiş ve bu işi de ona tarihin verdiğini sanıyordu…”
Gece yarısına yakın, ev kalabalıklaştı. Epey genç kız ve erkek geldi; hepsinin parkeleri yeşildi, ellerinde çantalarla onar dakika ara ile bahçe kapısından içeri giriyorlardı. Cemil ile Ali sokağın başında nöbete gitmişlerdi. İçeri gelenler, büyük masanın üzerinde bazı kâğıtlar açmış, onlara bakıp konuşuyorlardı…
Gelenlerin bir kısmı öğrenciydi; üniversitelerin şehircilik bölümünde okuyorlardı, bir kısmı da TMMOB’ un mimar ve mühendisleriydi. Onlar parasız, hiçbir şey beklemeksizin, yüreklerinin rızası ve güzel günlerin hatırına gelmişlerdi. Boş arazilerin planlarını yapıyorlardı. Bu planlarda; Kör sokak yoktu; caddeleri genişti; içinde: Okul, sağlık evi, çocuk parkı ve kooperatif vardı. Tüm evleri bahçeliydi; güzel bir şehir planı çıkartmışlardı. O yıllar da, devrimciler evsizlik sorununa el atmışlardı. Engels “Konut Darlığı” üzerine birkaç yazı yazmıştı. Onlar da bu yazılanlardan yola çıkarak, bu sorunu bitirme niyetindeydiler.
Uzun uzun konuşmalar, şiddetli tartışmalar, şafağa yakın zamana kadar devam etti. Uyku zamanı, Köyser halkı gelen devrimcileri konuk etmek için aralarında yarıştı. İki kız da, uyumak için Derglere gelmişti. Şiyar, merakı yüzünden hala ayaktaydı; kızlar, onunla şaklaşmak için, onu da kendi odalarına götürdüler. Bu kızlar; ikisi de üniversiteye gidiyordu, biri kıvırcık, diğeri düz saçlıydı; ikisi de esmer ve zayıftı; çok ta güzel değillerdi. Birleri ile epey şakalaştıktan sonra, uyumaya yakın Şiyar onlara dedi ki:
“Siz hiç korkmuyor musunuz?”
Kıvırcık olanı sanki daha bilgiliydi ki, o cevapladı:
“Sen hiç hayvan güttün mü?”
“Oooo, sorma!”
“Ben de seninle yaşıtken, çok güttüm. Bizim otlağımız ıssız bir yabanmış; içinde hiç ağaç ve ağaçlık yokmuş. Yabancı bir dede, yaz ortasında oradan geçiyormuş; altında yemek yiyeceği bir gölge bulamamış. O da; sonra ki yıl ilkbaharda, kendi bahçesinden bir karadut sökmüş ve getirip bizim otlakta minik bir suyun başına dikmişti. O karadut büyümüş ve yaban hayvanları ile kuşlara barınak olmuştu. Ondan yere düşen karadutları, yaban hayvanları mundarlardı, yere yakın dallar da olanlarda tozluydu. En güzel karadutlar en uçtaki dallar da olurdu; onları yemekte yürek isterdi, ya dal kırılırdı ben yere düşerdim, ya da doyasıya yerdim; üstüne de annem elbise için döverdi; ama, her ikisi de canımı hiç acıtmazdı! Birey, güzel şeyler için; ne korku bilir ne de acı! Anladın mı?”
Şiyar’dan ses çıkmayınca, kalkıp baktı ki uyuya kalmış; üstünü örtüp, bir süre daha arkadaşı ile konuştuktan sonra onlar da uyudular.
Köyser erkekleri, gündüz işe giderler; devrimciler de okul yüzünden gün içinde gelemiyorlardı, ondan dolayı gündüzleri toplantılar yapılmıyor, bunu da en çok Şiyar sevmiyordu; çünkü, o da toplantıların hepsini cin gibi dinliyor, devrimcilerin içtikleri birinci sigaralarının külü ile dolan küllükleri boşaltıyor ve onlara su servisi yaparak onların gözünde yer edinmeye çalışıyordu…
Boş arazilere kazmayı vurmaya az kalmıştı; toplantı Alilerdeydi. Şiyar, Köyser’in eli ayağı olmuştu; oradan oraya koşturuyor, devrimciler ona: “Aferin!” dediklerinde çok seviniyordu. O gece, komite seçimleri vardı; seçimde oy verme gizli, sayım açıktı. Seçilecekler; hiç menfaatlerini düşünmeyecekler, halk ve devrim hatırına çalışacaklardı. Uzun uzun konuştular; bazen karşılıklı restleşmeler oldu, gecenin yarısına doğru seçime geçtiler. Oylar sayıldı; iki erkek ile iki bayan devrimcilerden, üç erkekte Köyser halkından seçilmişti; ama, aralarında Hıdır yoktu, bundan dolayı da bir yerde oturamıyor, bahçede volta atıp millete sataşıyordu. Nöbet değişiminden yeni gelen Ali de, onu sakinleştirmek için; yarı şaka yarı ciddi: “Sen hep kaybedeceksin!” diyordu.
Komite, kendi arasında toplantı yaptı ve şu kararları aldı:
1. Her konutta konut sahibi oturacak.
2. Yıkım için hükümet adamları gelirse tüm ev sahipleri karşı çıkacak.
3. Ev yapım gereçleri için ortak bütçe yapılacak.
4. Bir kooperatif açılacak ve onda konut sahipleri sıra ile çalışacak.
5. Yaşlı erkeklerden bir komite seçilecek ve onlar bizimle hükümet arasında arabuluculuk yapacak.
Komite, kendilerinden arsa isteyenleri tek tek sordurdu. Onlar hakkında araştırma yaptı ve yapılan bu araştırmalar ile incelemeler sonucunda; arsa sayısının, arsa almaya hak edenlerin sayısından daha az olduğu anlaşıldı. Bundan dolayı arsa sahibi olmayı hak edenler arasında kura çekildi. Şiyarların arsası en son kurada çıkmıştı; bu da Şiyar ile babasına ve onların İstanbul’a gelmesine sebep olan arkadaşlarına da büyük bir korku yaşattı…
Ertesi gün öğleden sonra, ortak bütçeden satın alınan ev yapım eşyalarını; kamyonlarla, arsaların önceden belirlenen noktalarına indirdiler. Çok geçmeden, ortalık harman yerine döndü. Köyser’in yalnızlığını, şehrin dört bir yanından gelen devrimciler bozuyordu. Kalem tutan eller, halk ve devrim sevdasına, kum taşıyor; harç yoğuruyor ve inşaat malzemelerini elden ele arsalara ulaştırıyorlardı. Arsa sahipleri, çoluk çocukları ile birlikte adeta birer son devrimci gibi çalışıyorlardı. Bu dayanışma; Denizlerin, Büyük Demirdöküm Direnişi ile yaptığı dayanışmayı hatırlatıyordu…
1. BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN
2. BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN






Minibusı, rayda Gabandê Kanya teng u çetın ra tepya, kewtı rayda rıhat ser; na ray hetana kı çımanê kesi vinayê bıyê derg u şıyê. Nezdi dihirê resay Kolıkı.










